Ebru bir derya, henüz sahile çok uzağım

Ebru sanatçısı Fuat Başar’a göre, içinde yaşadığımız toplumun gerginliğini atabilmesi, ruh sükûnetine erebilmesi için sanat ile meşgul olmasında büyük fayda var.

Çok değil, on-on beş yıl önce ‘ebru sanatı yapıyorum’ dediğiniz zaman karşınızdakine etraflı bir tarif yapmanız şarttı. Detaylar bir tarafa, suyun üzerine çizilen desenlerin o muhteşem eserlere nasıl dönüştüğünü anlatmak çok da kolay değildi. Artık ebru o kadar yaygınlaştı ki ince işlerine vâkıf olmasak da birçoğumuz bu sanat dalıyla ilgili kaba bilgilere sahibiz. Geçmişten günümüze miras ebru sanatı bir dönem unutulmaya yüz tutsa da şimdilerde sadece Türkiye’de değil, çeşitli ülkelerde de icra ediliyor. Şüphesiz bu sanatın üzerindeki kalın tozları silkeleyip tekrar cana gelmesinde usta isimlerin katkısı büyük.

Ebru sanatının günümüze intikalindeki önemli kişilerden biri Fuat Başar. Mustafa Düzgünman, Hattat Hamid Aytaç gibi ustaların rahle-i tedrisinden geçen Başar, genç yaşta memleketini, tıp eğitimini bırakıp ebrunun büyüsünün peşinden İstanbul’a gelmeseydi, kendini teknenin içine bırakıp bin bir desene yelken açmasaydı, muhakkak Türkiye’de ebru sanatının icrasında bir şeyler eksik kalacaktı. Onun Erzurum’dan İstanbul’a ve hat sanatından ebruya seferine daha yakından bakmak istedik. Fuat Hoca, atölyesinin de bulunduğu değişmez mekânı Küçük Ayasofya’da ağırladı bizi. Arka arkaya içilen çayların tadına ebru sohbeti karıştı. Başar’ın ebruyla tanıştığı günlerden günümüze kadar geldik. Hocanın hikâyesine paralel, ebru sanatının tıp alanına kadar uzanan serencamını, farklı ülkelerdeki alakayı ve en temelde de sanatta edebin önemini uzun uzun konuştuk…

KİTRE DAĞDAN, AT KILI ARABACIDAN

Fuat Hoca Erzurum’da dünyaya gelir. Rahmetli pederi sağlık memurudur. Sekiz kardeş arasında en büyüktür Fuat Başar. Büyüdükçe kafasına atom fizikçisi olmayı koyar, çalışmaları hep o yöndedir. Fakat babasının gönlünde oğlunun doktor olması vardır. Üniversite sınavlarında yeterince puan alır istediği bölüme girmek için; fakat şehir dışında okumasına ailesinin maddi gücü yetmemektedir. Bunun üzerine memleketindeki tıp fakültesinde eğitim görmeye hak kazanır. Okulda gayet başarılıdır ve artık doktor olmaya karar vermiştir, ta ki ikinci sınıfta eline hat sanatıyla ilgili bir kitap geçene kadar.

Kitapta gördüğü yazılar Fuat Hoca’yı cezbeder, hemen bir marangoz kalemi bulur kendine ve yazmaya başlar. Bir yandan da ilgi alanını besleyen kitaplar alır okur, sayfalarda gördüğü hat eserlerini taklit eder. Haftalar, aylar geçer fakat bir türlü yazıları istediği gibi olmaz. Erzurum’da kamış kalem de bulmak zordur. O vakitler tanıdığı bir sahaf, Hacı İbrahim Efendi, bir kamış kalem hediye edince dünyalar onun olur. Başar, “Bana Mercedes araba verse o kadar sevinmezdim.” diyor o günleri anarken. Fakat kalemi nasıl açacağını bile soracağı kimse yoktur Erzurum’da. Bu zor şartlar altında 1976’da başlar yazıya. Tek başına işin içinden çıkamayınca Hattat Hamid Bey ve Uğur Derman ile mektuplaşır. Onlardan nasıl çalışması gerektiğine dair tüyolar alır fakat ustayla karşılıklı oturmadan sanat öğrenmek zordur.

Eline geçen kitapta ebrunun nasıl yapıldığı da anlatılır, arka sayfada da örnekler vardır. Bu tariflerden nasıl bu eserler çıkar bir türlü akıl erdiremez Başar. Ansiklopedileri tarar, kitap araştırır ama çabaları nafiledir. 1977’de Uğur Derman’a ait bir ebru kitabıyla karşılaşır. Satın aldığı kitabı eve gelene kadar yürürken okur bitirir. Daha sonra da defalarca okur kitabı. 1977’de kendi ifadesiyle kör topal başlar ebru çalışmaya, boya arada kâğıda yapışınca heyecanlanır, sevinir. Acemilik döneminde az halı batırmayan Başar için en zorlu süreçlerden biri de malzeme bulmaktır. Kitre için dağ bayır dolaşır, fırçayı yapacağı at kuyruğunu temin etmek için at arabacıları tarafından kırbaçla kovalanmayı bile göze aldığı olur. Öd bulmak ise tam bir işkencedir, mezbaha çalışanlarını ikna etmek için akla karayı seçer. İyi kötü boya tuttuğunda danışabileceği kimse yoktur çevresinde. İstanbul’a giden arkadaşlarına sipariş verir, Düzgünman Hoca’nın ebrularından satın alır. Ebrunun karşısına geçip sabahlara kadar incelediği geceler de olur. Fakat işin içinden tek başına bir türlü çıkamayınca, eskilerin de dediği gibi sanatta üveysîlik olmayacağını anlar, baba ocağıyla vedalaşır, tıp fakültesini bırakır ve İstanbul’a yerleşir Fuat Başar.

EN ÖNEMLİSİ ADAM OLMA SANATI

Mustafa Düzgünman kolay kolay öğrenci kabul etmez, sadece sanatın kıymetini bilecek kişilere bilgisini aktarmak ister. Sert hocaya çıkmıştır adı. Fakat daha önce Erzurum’dan gelen heyecan taşan mektuplar, Süheyl Ünver ve Uğur Derman’ın referansı vesilesiyle Fuat Başar’ı öğrenciliğe kabul eder. Aynı dönemde Hattat Hamid Bey’in dersleri de devam etmektedir. Böylece iki değerli üstattan nasiplenme şansı yakalar Başar. Derslere paralel Ahmet Yüksel Özemre gibi kıymetli şahsiyetlerin de katıldığı sohbet ortamlarına iştirak eder. Aklına hocası Düzgünman’ın sık tekrarladığı bir sözünü kazır âdeta: En büyük sanat, adam olma sanatıdır. “Hocaların kıymetini vefat ettiklerinde anlıyor insan. Benim dönemimin hocaları bir neslin son halkasıydı, sanki tüm görevleri bu sanatı gençlere aktarmaktı. Şimdiki aklım olsa kapılarının önünden ayrılmazdım.” diyerek iç çekiyor şimdilerde.

Böylece 1980’de Hamit Bey’den, 1981’de de Düzgünman’dan icazet nasip olur Fuat Başar’a. Şimdi o da rahmetli hocaları gibi kendisinden sonra gelen nesillere ebru sanatını öğretiyor. Geçmişteki usta çırak ilişkisinin önemine değiniyor: “Eskiden hoca ile öğrenci arasında gönül bağı olduğuna inanılırdı. İkisinin arasını ancak ölüm ayırırdı. Usta ile öğrenci arasına dedikodu, benlik, hor görme giremezdi. Hoca çırağından bir şey gizlemezdi. Öğrencisine, sen beni geçmek zorundasın diye tembihlerdi.” Fuat Başar bunu Süheyl Ünver’den de bizzat duyar. Bir öğrencisi, ‘Sizin yarınız kadar olsam yeter.’ deyince Ünver kızar, ‘Ne demek sizin yarınız kadar olsam yeter! Sen benim yarım kadar, senin öğrencin senin yarın kadar olursa birkaç nesil sonra bu sanat biter. Beni geçmek zorundasınız.” Bu bilgiler ışığında sanatla meşgul olduğu sürece her daim kendini geliştirmeye çalışır Başar, ona göre sanat içinde vücut bulduğu ülkenin haysiyetidir, bu nedenle sanatçının iyi bir temsili zaruridir.

Fuat Başar’ın artık yedinci kuşak öğrencileri var. Vaktinde hocadan ders alan ama hâlâ Almanya, Kanada, Arap ülkeleri, Japonya gibi dünyanın dört bir tarafında eğitimine devam eden talebeleri… Ebruya en büyük alaka Avrupa ülkeleri, Amerika ve Japonya’dan. Yıllardır eğitim alan öğrencilerin yurtdışında açtığı sergi ve atölyeler de bu merakı artırıyor. Yurtdışında ebru ile ilgili farklı çalışmalar da var, özellikle psikolojik ve fiziksel rahatsızlıkların tedavisinde ebrunun etkileri üzerinde araştırmalar yapılıyor. Fuat Hoca, çalışmalarda şimdiye kadar olumlu sonuçlar alındığına değiniyor. MS hastalarının ebruyla meşgul oldukça semptomlarının azaldığı hatta durma noktasına geldiği gözlenmiş. Zihinsel özürlüler üzerinde de olumlu sonuçlar elde edilmiş. Başar, yurtiçinde ve yurtdışında birçok öğrencisinin bu konularda çalıştığını anlatıyor.

BİZİ YARADAN’A YAKLAŞTIRIYORSA SANAT SANATTIR

Fuat Başar için ebruya başladığı dönemlerde bu sanat ufak bir göl gibidir, ayağını içine uzatmıştır bu suyun. Fakat yıllar geçip de detaylara vâkıf oldukça kendini bir deryada görür, sahile yakın dolaşmaktadır. Şimdilerde ise bu çok büyük deryanın sahiline çok uzak olduğunu düşünüyor: “Sanatı dünya üzerine yayan Cenab-ı Hak’tır. O’nun yarattığı her şey sınırsız güzellik ve derinliktedir. O’nun yarattıklarının ucu bucağı yoktur. Sanatçı bunu fark ettiğinde aczini de anlıyor ve ben yaptım diyemiyor.”

Sanat her daim gelişmek zorunda Başar’a göre. Yeniliklere karşı değil ama eskiyi ortadan kaldırarak yeni bir şey meydana çıkarmak değil bahsettiği, mevcut olanı geliştirmek. İslam sanatında eserden ziyade eseri ortaya koyan kişinin tekâmülüdür esas. Kişiye kazandıracağı ahlak, edep her şeyin önündedir. Tıpkı Yunus Emre’nin dediği gibi: ‘Vardım irfan meclisine, eyledim ilmi talep, meğer ilim bir hiç imiş, illa edep illa edep.’ Fuat Başar da sanattan önce sanatın edebinin geldiğinin altını çiziyor. Sanatın insana dönük tarafı da burası: “Çok güzellikler yapmışız ama bu bizi Yaradan’dan uzaklaştırıyorsa o iş batıldır. Bizi Yaradan’a yaklaştırdığı sürece sanat sanattır. Sanat ilahî bir şeydir.”

Günümüzün kaotik ortamı, yalnızlaşan insanları için de bir ilaç vazifesi görebilir mi sanat? Fuat Başar, ebruyla uğraşanın kavgayla işinin olmayacağına inanıyor: “Ebru çok sürükleyici bir şey. Onun heyecanı insanı birçok çirkin işten de alıkoyar.” İçinde yaşadığımız toplumun gerginliğini atabilmesi, ruh sükûnetine ulaşabilmesi için sanat ile meşgul olmasında fayda var. Bu sebeple halkın İSMEK ve diğer kurslarda sanata meyletmesinden oldukça memnun Fuat Hoca. Kimi sanatçılar için sanatın bu kadar yaygınlaşması beraberinde yozlaşma, bozulma riskini de artırıyor. Esasında Fuat Başar da bu kaygıları taşıyor. “Yozlaşma riski her zaman var, yaygınlaştıkça da bu ihtimal artar.” diyor. Fakat yine de binlerce öğrenci arasından cevherlerin çıkacağına da inancı tam: “Devam edenler sanatı nesillere taşıyacaktır, etmeyen de en azından bilgi sahibi olur, fena mı?” Fuat Başar’a göre işin edebi elden giderse o zaman tehlike sinyalleri çalar. Kişi kendini yaptığı eserin tek vücuda getireni gibi gördüğünde sıkıntı başlar. Bu sebeple eğitim veren kurumların öncelikli görevi işin edep ve ahlakını da tekniğiyle beraber aktarmak.

Günümüzde sanatçının kendini eserinin tek yaratıcısı gibi görme ihtimali çok yüksek. Birçok anlayış gibi sanatçının eserine yaklaşımında da Batı’daki tavırları taklit hâlindeyiz. Hâlbuki sanatın psikolojisi Batı’da ve bizde çok farklı. “Kişi kendini sanat tanrısı gibi görmeye başladığında bunun sonu bunalımdır. Batı’da sanatçıların çoğu uyuşturucu almadan eserine başlayamıyor. Bizde tekne açmadan önce boy abdesti alınır, besmele ile açılır, geçmiş pirlerin ruhuna üç İhlâs, bir Fatiha okunur. Batı’da ise cinnet getirerek, çırpınarak ölen sanatçı çok.” diyor Başar. Doğu’da sanatçının çabası kul olma yönündeyken, Batı’da neredeyse kendini Tanrı ilan etme noktasına kadar varıyor.

Başar Küçük Ayasofya’daki mütevazı atölyesinde çalışmalarına yıllardır bu istikamette devam ediyor. Her ne kadar ismini daha çok ebru sanatıyla duysak da onun için hat sanatı öncelikli geliyor. Yine de sanatların da ilmin de ayrısı gayrısı yok ona göre. Hepsi nihayetinde O’na çıkıyor. Belli ki ebru ve hat sanatları Fuat Hoca’nın sadece sohbetlerini değil, tüm hayatını şekillendiriyor. Çocuklarının isminde dahi bunun izini görmek mümkün. Kızı Elif Ebru, Hattat Sami’den ismini alan oğlu Sami, onun büyüğü Mustafa Rakıp, en büyükleri Hamit Aytaç. Ebru gibi suyun üzerine resmedilen bir hayat Fuat Başar’ınki, onu anlayan ve eserlerini taklit eden talebeleriyle, çocuklarıyla çoğalıyor. Onun gibi ustalar vesilesiyle geçmişten günümüze miras kalan sanatlar da nesilden nesile intikal ediyor.

Yazar: Tuba Deniz
Kaynak: Aksiyon


Bir yanımızda hattat usta Fuat Başar, diğer yanımızda da yönetmen Derviş Zaim. İki sanatçıyı önce Nokta filmi buluşturdu sonra da biz... Geleneksel sanatın imkânlarından sinemada yararlanma yoluna giden Derviş Zaim, vicdani bir hesaplaşmayı, suç ve ceza ikilemini anlattığı Nokta filminde hat sanatını kullanıyor.



 

Afişte de yer alan ve filmin kahramanı Ahmet'in peşinden gittiği sülüs yazı 'Afallahü anh'ı Fuat Başar yazmış. Başar'ın Derviş Zaim'le buluşması yine sanat sayesinde olmuş. Önce iş icabı başlayan bu tanışıklık zamanla dostluğa dönüşmüş ve dün gösterime giren Nokta filmiyle de hattın ve sinemanın 'cilveleşme'sini sağlamış. 

"Hat, 'nokta' kadar eksiklik kabul etmiyor"

13. yüzyılda bir hattat ve talebesi, Moğol saldırılarını durdurmak için bembeyaz Tuz Gölü'ne koca harflerle 'Af'allahü anh' (Allah onu affetsin) yazar. Mürekkep biter, 'nun'un noktası eksik kalır. Hikâye uzundur. Lakin dilden dile dolaşır ve modern zamanlara kadar uzanır. Oradan gelir, işlediği bir suç yüzünden azap çeken ve bundan kurtulmaya çalışan bir gencin öyküsüyle birleşir. Geleneksel sanatların imkânlarından yararlanarak kendi sinema dilini oluşturan Derviş Zaim minyatürü anlattığı Cenneti Beklerken adlı filminden sonra şimdi de Nokta'yla hattın derinliğine daldı. Bu kurgusal hikâyeden yola çıkan usta yönetmen, izleyicileri vicdan azabı, suç, ceza, kötülük ve yüzleşme gibi konular etrafında sürüklüyor. Pek çok okumaya açık olan film kesintisiz, baştan sona tek planda sürüyor. Zaim bunu yaparken hat sanatında tek seferde yazma tekniği 'ihcam'dan ilham almış. Filmin geçtiği Tuz Gölü adeta hattatın yazı kâğıdı, insanlar da mürekkep lekeleri gibi bir kompozisyon oluşturmuş. İbn-i Arabi, 'Harfler, ümmet, cemaat gibidir' der. Filmde de insanların nokta gibi birleşmeleri ve parçalanmaları gözden kaçmıyor. Nokta'da sülüs tarzda yazılmış 'Af allahü anh' yazısının sahibi ise ebrucu, hattat Fuat Başar. Biz de iki ustayı bir araya getirip hat sanatı ve sinemanın buluşmasını konuştuk, 'nokta'nın peşine düştük. 

Filmde anlatılan hikâyenin aslı var mı, yoksa esinlenme mi? 

DERVİŞ ZAİM: Hikâyenin esin kaynakları var. Senaryo yazımı esnasında kütüphanelerden epey yararlandım. Endülüslü bir hattat, bir levha yazıyor. Bir noktayı unutuyor. Sonra o levha başka yerlere gidiyor. Noktayı unuttuğu için hattatın gözüne uyku girmiyor. Levhanın peşine düşüyor ve buluyor. O dönemin şartlarında çok çetin bir yolculuk yapıyor; ama levhayı buluyor, noktayı koyuyor ve geri dönüyor. Hattatın eksik noktayı tamamlamak için gayret etmesinin aristokrat bir tavır olduğunu düşündüm. Vicdanla ilgili bir film yapmak niyetim olunca da bu hikâye çıkış noktalarımdan biri oldu. Ama film, buralardan kopup kendi iç dinamikleriyle çok farklı bir yere gelmiş durumda. 

Bu esinlenmeden yola çıkarsak bir hattatın noktayı unutması nasıl bir şeydir? Sizin başınıza da geldi mi? 

FUAT BAŞAR: Ayasofya Camii'nin kubbesindeki yazıları Kazasker Mustafa İzzet Efendi yazmıştır. Bir gün Nur Sûresi'nin 35. ayetinin yer aldığı o yazının fotoğrafına bakarken dikkatimi çekti, hattat bir elif'i unutmuş. Ne kıraat farklılığı ne yazının cilvesi icabı terk etmek değil bu, resmen unutulmuş! Profesör bir hattat arkadaşıma gösterince inanamadı; "Azizim, fotoğrafta çıkmamıştır." dedi. Ayasofya'ya gitti, orada baktı. Sonra geldi, yanıma; gerçekten de yok dedi. Biz de biraz gülüştük. Asırlar önce yaşamış olmasına rağmen bir meslektaşın üstüne gülmenin bedeli biraz ağır oldu. Şöyle ki İranlı birisi yazma Kur'an-ı Kerim'lerden birinin noksan sayfalarını tamamlamam için getirmişti. Ben güya tamamladım, verdim. Kazasker Mustafa'ya gülen benim başıma gelene bakın; İranlı, karıştırıp kontrol ettikten sonra bana döndü: "Eye, bu Kur'an'ın iki yarpağı hardadır?" İki yaprak unutmuşum! Bir harf de değil, iki yaprak! Burnum sürtüldü tabii. Yazı işinde, kendini beğenmek, başkasının noksanına gülmek affedilmez. Hat sanatı nokta kadar eksiklik kabul etmiyor, tamamlanmak istiyor. 



Hattat Fuat Başar (önde) ve yönetmen Derviş Zaim, Başar'ın Küçük Ayasofya'daki hat atölyesinde bir araya gelip bu hafta gösterime giren Nokta filmini değerlendirdi. 

Filmde kullanılan 'Afallahu anh' yazısını birçok çeşit varken neden sülüs tarzda yazdınız? 

F.B.: Filmin yapısıyla olduğu kadar teknikle de ilgili. Biz onu celi talikle yazmış olsaydık, çok ince yerler var, onlar uzak planda inceliklerini kaybedecekti. 

Filmde, geçişlerde kameranın zemine ya da gökyüzüne kayması, hat sanatında harflerin kıvrımına bir gönderme miydi? 

D.Z.: O geçişlerle birlikte müziğin de ortaya çıkması, filmin atmosferi de düşünüldüğünde bu tür yorumlara açık tabii ki. Ama film, seyircide artık. Benim daha önce düşünmediğim, aklıma gelmeyen okumaları doğurabilir. Tüm bunlar filmi zenginleştiren unsurlardır. 

Filmde, hattatla talebe arasında iki yerde bir konuşma geçiyor ve hat ustası "İnanmayan yazamaz" diyor. Bir hattat için inanç zorunlu mudur? 

F.B.: Ebrucu Hikmet Barutçugil, Londra'ya gittiğinde Prens Charles'ın İslâm Sanatları Okulu'na uğramış. Orada Lübnanlı hattatlar, İngilizlere ders veriyor. Yazının kutsal yönünün farkında değil öğrenciler. Beş yıldır uğraşan bazı çocuklar, Hikmet'le konuşurken, yıllardır yazıyoruz, olmuyor diye söylenmişler. Bunu bana anlatınca, gülümsedim. Hz. Ali, "Yazının çok iyi yazılması, üstadın taliminde gizlidir. Onun olgunlaşması çok yazmaktadır. Ama yazının kavranıp da devam ettirilmesi, İslâm dini üzere olmaktadır." diyor. İnanmanız lazım ki, yazabilesiniz. 

Bu durumda filmde Ahmet'in o noktayı tamamlayamaması inançla ilgili probleminden mi kaynaklanıyor? 

D.Z.: Sadece inançla ilgili değil. İnsani tavrıyla ilgili görmek lazım. Ahmet'in inançla ilgili problemleri var, ama kendi ahlakını oluşturmaya çalışıyor. O anlamda, eksik noktanın konulması onun için çok önemli. 

Sözcüklerin, ancak hayatın akışı içinde anlamlı olduğunu söyler Wittgenstein. Ahmet'in arayışı, sözcükleri aşıp harflerin ve noktanın ekseninde kendi arayışı mı? 

D.Z.: Tabii ki. Ahmet'in eylem adamı olduğunu söylemek mümkün. Suçuyla beraber sonsuza kadar yaşayabilecekken, Kur'an kendisindedir, onu satabilir. Buna rağmen geri dönüyor ve af diliyor. Kendisiyle ilgili bir şeyleri değiştirmek istiyor. Ahmet, eksik noktayı tamamlamaya çalışan çırağın hikâyesinden haberdar olmakla birlikte, aynı motivasyonu taşımamaktadır. Kendi hikâyesinde eksik kalan bir şeyleri yerine getirmek için uğraşmaktadır. Kendi eksiklerini tamamlamasından bahsedilebilir tabii ki. 

Filmde Ahmet git gide gözlerini kaybediyor, bir hattatın en büyük korkusu kör olmak mıdır? 

F.B.: Tabiri caizse, ölümden beterdir! 

Nokta, biçim olarak hat sanatını yansıtırken içeriğindeki şiddetin dozuyla biraz yabancı duruyor. Sizce de öyle mi? 

D.Z.: Şu anda bunu konuşuyoruz ve Türkiye'de bir düğünü basıp 44 insanın öldürülmesinden bahsediyoruz. Film yaparken, dışarıdaki hayattan bağımsız yapamam. Bu ülkeyi, hayatı daha farklı algılayabilmek, gösterebilmek ve temsil edebilmek için film yapıyoruz. Dünyayı da düşünürsek, içinde yaşadığımız çağ şiddetin var olduğu bir çağsa, bunun da bir şekilde filmde olması gerekir. Burada dikkat edilmesi gereken, şiddeti kutsamamak, bir röntgenci gibi filme aktarmamaktır. Yoksa şiddet hayatımızın bir parçası ve onunla yüzleşmeliyiz. Aksi halde, deve kuşu gibi kafamızı kuma gömmüş oluruz. İnandırıcı olmaz. Bu şiddeti yapmamış olsaydım masal havası olurdu, gerçekçi olmazdı. 

Siz hatla şiddeti nasıl değerlendiriyorsunuz? 

F.B.: Bağdaşma yok tabii ki. Yan yana olmaması gereken iki kavram. Fakat bunun odak noktasında da insan var. İnsanın zayıflığı bu, şiddetten uzak kalamıyor. İlk insan Hz. Âdem'in oğulları arasında başlamış zaten. Ama sanat, insanı şiddetten uzak tutmaya yarayan en önemli unsurlardan biri. 

Nokta filminin hat sanatına nasıl bir katkısı olur sizce? 

F.B.: Sinemayla hat sanatının buluşması çok sevindirici. Ayrıca, sohbetin başından beri bahsettiğimiz konular, yeni düşünce hareketlenmelerine yol açabilir. Sanat, yüzeyde gördüğümüz birtakım şekillerden ibaret değildir; arka planıdır önemli olan. Sanatla biraz uğraşmış kişi, kendini içtihat makamında görmemeli. Yenilik yapayım, kendi tarzımı oluşturayım falan. Yüzeydekini değiştirirsiniz ama arka planı değiştirmeye gücünüz yetmez; gülünç duruma düşersiniz. Mantığına, felsefesine bağlı kalmak kaydıyla yeni birtakım ilaveler yapabiliyorsanız, o çok güzel ve zaten sanat bunu sağlar. Duraklayan şey geriler yoksa. Benim kanaatim; bu film hat sanatının atak yapmasına vesile olacaktır. 

a.koca@zaman.com.tr, musa.igrek@zaman.com.tr 

ALİ KOCA - MUSA İĞREK

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=846075

Hattat Hikayeleri

27/4/2009

CENNET'TE YAZMAK 
Hattat Halim Özyazıcı, Osmanlıdan intikal eden en önemli hattatlarımızdan Hattat Hamid Aytaç’ın talebesidir. Fakat genç sayılabilecek bir yaşta vefat etmiştir. 

Hattat Hamid gayretli, verimli ve üretken bir hayat yaşamıştır. Adeta hat O’nun hayatı olmuştur. Artık son demlerini yaşadığını fark etmiş ve hattan ayrı düşmek istemediği için ölümden tedirginlik duymaktadır. Bu ruh haliyle bir gece rüyasında talebesi Hattat Halim Efendi’yi görür. Halim Efendi günlük, güneşlik, yemyeşil bahçeler, rengarenk çiçekler içinde fakat habire yazmaktadır. Tıpkı hayatında olduğu gibi hızlı hızlı yazmakta her yan yazıyla dolmuş durumdadır. Hattat Hamid hayretle seyrederken Halim Efendi; “hocam bizi burada da bırakmadılar, habire yazıyorum” der. Ertesi gün Hattat Hamid, neşeli bir vaziyette öğrencilerine der ki; “Çocuklar artık rahatça ölebilirim. Boşuna telaşlanmışım, Cennet’te de yazdırıyorlarmış.” 


HEM OKUR, HEM YAZAR
Keçecizâde İzzet Molla; Hattat Mustafa Râkım’ın sanat gücünü bugünlere emanet ederken, şiirde de üstün olduğunu belirtmektedir. 

Hattat Yesârizâde, Hattat Mustafa İzzet Efendi için, hükümdar II.Mahmud’a; 
— Kulunuz biraz okurum hünkârım, İzzet Efendi de iyi yazar, ikimiz bir arada olunca bir âdem oluruz, Hattat Mustafa Râkım için ise; 
— O hem okur, hem yazar bir âdemdi, der.



ÖMRE BEDEL BİR SANAT 
Hattat Ali bin Abdullah yetmiş yaşına kadar hayat sürer. Ömrünün her senesine karşılık birer Mushaf yazar. Vasiyet ederek son yazdığı Mushaf’tan elde ettiği ücretin, vefatında defin işlerinde kullanılmasını ister. 



O "VAV" 
Meşhur bir hikayedir: 

Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş’a geçecektir. Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur. Kayıkçıya, “efendi, yanımda param yok, ben sana bir “vav” yazayım, bunu sahaflara götür karşılığını alırsın” der. Kayıkçı yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya. Satıcı yazıyı alır almaz “Hafız Osman vav’ı” diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata “vav”ı satar kayıkçı. Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu “vav” ile kazanmıştır. Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır. Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız Osman da yol ücretini uzatır kayıkçıya. Kayıkçı “efendi para istemez, sen bir “vav” yazıver yeter” der. Hafız Osman gülümseyerek der ki; “efendi o “vav” her zaman yazılmaz.” 




MÜTEVAZI OLANI ALLAH YÜCELTİR 
Ömrünü Kur’an-ı Kerim yazarak geçiren Kayışzade Hafız Osman, devrin padişahlarına dahi hat hocalığı yaptığı halde, ulaştığı şöhrete rağmen asla kibir ve gurura kapılmamış, tam bir tevazu içinde yaşamıştı. 
Bir gün öğrencilerinden biri derse gelmemiştir. Ders sonrası Hafız Osman, yolda o öğrencisine rastlar. Öğrencisinin makul bir mazeret nedeniyle derse gelemediğini öğrenince hemen orada yol kenarına oturarak dersini verir. 



ELİ KIRILMADAN GETİR
Bir gün ketebe cemiyetinde, Hattat Hafız Osman Efendiye bir zat gelir. 
— Sana çocuğumu göndereceğim, sizden meşk etsin istiyorum; amma falana gönderdim. Eli kırılsın da ondan sonra size gelsin, der. 
Hafız osman:
 — Aman eli kırılmadan bana getir, sonre eli kırılınca tedavi kabul etmez, demiş.



SERİ-ÜL’KALEM 
Bir yazarımız hazırlamakta olduğu kitabı için İstanbul’un fethi ile ilgili hadis-i şerifin bir hattat tarafından yazılmasını arzu eder. Bir dostunun aracılığı ile Hattat Halim Efendi’nin bağ evine giderler. İsteklerini söylediklerinde Hattat Halim Efendi hiç yüksünmeden “olur, başımın üstüne” diyerek kabul eder. 
Kısa bir süre sessizce düşündükten sonra kağıt üzerine pergel ile bir daire çizer sonra onun ortasına daha küçük bir daire… Önce kurşun kalemle iki daire arasında oluşan boşluğa yazıyı kabaca yerleştirir, sonra kamış kalem ve mürekkeple yazıyı yazmaya başlar. Bir taraftan sol eli ile kağıdı döndürerek, sağ eli ile de gayet seri ve harikulade bir şekilde kalemi kaydırıp yazıyı yazar. Sülüs yazıyla daire istifli hadisi yazma işlemi kısa sürede tamamlanır. 


 

GÖNLÜMÜ YAZIYA VERDİM 
Şeyh Hamdullah'a, bu yazıyı nasıl elde ettiğini sormuşlar, O da; "gözlerimi hocamın eline, gönlümü yazıya verdim, elimle kalemi de gereğine bağladım, bir harfi nasıl yazmak icab ediyorsa yazıncaya kadar yazmaktan bıkmadım." cevabını vermiş! 



GEL KEYFİM GEL 
Beşir Ayvazoğlu'nun kaleminden Uğur Derman'dan nakil: 

“Ebruculukta kullanılan ve Hindistan’dan geldiği için tedariki zor olan, morumsu vişne çürüğü renkli lök boyasının Mısır Çarşısı’ndaki bir dükkânda bulunduğunu işiten Necmeddin Efendi bu boyanın peşine düşer. Lâkin o gün 13 Kasım 1918’dir ve 30 Ekim’de imzalanan meş’um Mondros Mütarekesi’ni müteakip gemilerle gelen İngiliz-Fransız kuvvetleri İstanbul’u işgale başlamışlardır. Lök boyasını temin eden ve başına bir iş gelmemesi için vapura binmeyip sandal tutarak yabancı askerlerin arasından güç bela Üsküdar’a dönen Necmeddin Hoca, evine zorlukla erişir. Aradan neredeyse beş yıl geçtikten sonra, 6 Ekim 1923 günü yabancı kuvvetlerin gemilerle İstanbul’dan ayrılışını, limanı gören bahçesinden dürbünle seyrederken o neş’e ile evine girip ‘Gel keyfim gel’ celi talikini ebrulu olarak yazar ve renkleri serperken işgal günü zorlukla bulduğu lök boyasını da bilhassa kullanır.” 
Uğur Bey’in anlattığına göre, Necmeddin Okyay, o gün, tekneden çıkardığı “Gel keyfim gel” ebrusunu seyrederken bir yandan da kahvesini yudumlayarak keyfine keyif katmaktadır. Fakat birden, heyecandan olsa gerek, kahvesi ebrunun üzerine dökülüverir. Bu ebru, Uğur Bey’in koleksiyonundadır ve üzerindeki kahve lekeleri hâlâ durmaktadır. 

 

YAZMAK / KARALAMAK 
Klasik Hat Sanatımızda geleneğe bağlılık ve sanatta yeterlilik son derece önemlidir. Bir hattat, hocası; "artık belirli bir seviyeye ulaştın, eserlerine imza koyabilirsin" demedikçe imza koymaz. Hatta o kadar ki, yirmi otuz sene, geceli gündüzlü hiç nefes almadan çalışan üstadlar bile eserlerini imzalarken korku duyarlarmış. Mükemmele ulaşmak isteyen sanatçı eserini kesinlikle mükemmel görmez. Bu düşünceyle bazı hattatlar yazısını "eser" yerine koymayıp "sevvedehü (karaladı)" diye imzalar, "ketebehü (yazdı)" şeklinde imza atmazlarmış. Ya da tevazu ile "ed'af-ül'küttab (katiplerin en zayıfı)" şeklinde imzalar da çok rastlanan imza türlerindendir 



BAĞCI ve HATTAT 
Verimli ve üretken hattatlarımızdan Halim Özyazıcı, 1924 yılında Bab-ı Ali caddesi'nde bir dükkan açarak serbest hattat olarak çalışmaya başlamıştı. 1928 Harf İnkılabı ile çalışma imkanı kalmayınca Topkapı'da bir araziyi satın alarak bağ haline getirmiştir. Toprağını ıslah ettiği ve duvarını kendisi çevirdiği bu bağda otuz çeşit üzüm yetiştirmiştir. Geçimini buradan sağlamaktaydı ama hat sanatından da kopmuş değildi. Gelen yazı siparişlerine de cevap veriyordu. 

Hattat Halim Efendi bu dönemde yazdığı yazılara "sabıkan hattat / halen bağıban (eskiden hattat / şimdi bağcı)" şeklinde imza atıyordu. 




BAŞKA HOCAYA GİTMEM 
Şevki efendi, dayısı Mehmed Hulusi Efendiden sülüs ve nesih yazılarını meşk etmiştir. Daha ondört yaşında icazet aldığı zaman dayısı, "Oğlum yazıyı ben bukadar öğretirim. Bundan ilerisini Mustafa İzzet Efendi'den ve diğer hattatlardan öğren" demesi üzerine, Şevki Efendi: "Ben sizden başka hocaya gitmem ." cevabını vermiş. Hoca efendi bu ihlas ve samimiyet karşısında müteessir olup ağlamıştır. 



GEÇİM SIKINTISI 
Hattat Yakup efendi, hat yazısıyla meşk etmekteydi. Bir arkadaşı O´na: "Boş işlerle uğraşma Yakup efendi! İhtiyaçlarını giderebileceğin, çok para kazanabileceğin başka bir işle meşgul ol" der. 

Aradan uzun zaman geçer... ve Yakup efendi yazılarıyla ün yapmıştır. Dolayısıyla maddi durumu çok iyi duruma gelmiştir. 
Bir gün yine o arkadaşıyla karşılaşır Yakup efendi. Ve der ki: "Canım arkadaşım, bu sanat öyle bir sanattır ki; onunla ugraşanlar geçim sıkıntısı çekmezler.... 



GÖNÜL UYUMAZ 
Hattat Hamid geceleri geç saatlere kadar, hattat bazen sabahlara kadar çalıştığı için gündüz çalışma masasında yazı yazarken kimi zaman elinde kalemle uyuklar. 

Öyle ki, bazen harfin yarısını yazıp uyukladığı olurdu. Fakat bu halde bile eli yazının üzerinde hiç titremeden bekler, birkaç dakika sonra gözlerini açtığında kaldığı yerden aynen devam ederdi. Üstadın bu şekilde tamamladığı harfleri bozulmadan ve pürüzsüz yazması son derece enteresandır 



BİR ŞAHESER BULDUM 
Hattat Kamil Akdik hızlı adımlarla ve etrafına bakınarak yürümektedir. Yürümek değil, sanki koçmaktadır. Yüzünde heyecanlı bir tebessüm. Eli bağrında, sanki bir şey saklamaktadır. Bir dostu bu hali uzaktan görmüştür. 

Sonraki bir karşılaşmada o halinin ve telaşının sebebini sorar: “Üstad, neydi o geçen günkü haliniz? Tatlı bir telaş vardı üzerinizde, hayırdır inşaallah!” Üstad keyifle gülümseyerek; “büyük hattatlardan birinin çok nefis bir yazısını gayet ucuz bir fiyata almıştım. Satıcı durumun farkına varıp ucuz gitti diyerek satmaktan vaz geçmeden hemen uzaklaşayım diye hızlı hızlı gidiyordum” der. 

 

MUSKANIN TESİRİ
II. Bâyezid Amasya’da validir, av merakı ileri derecededir ve en marifetli tazılara sahiptir. Maiyetindeki sipâhilerden biri de ava meraklı ama tazısı başarılı olamaz. 
Amasya’da iyi nam yapmış Mustafa Dede’nin çare olacağını düşünen sipâhi, biraz et satın alıp şeyhin kapısına dayanır. Karşısına 15 yaşlarında bir çocuk çıkar, babasının evde olmadığını söyler. Sonra sipâhiye; 
— Ağam hacetiniz nedir ki? 
Sipâhi mahcup boynunu büker, elindeki eti işaret eder; 
— Şu eti getirdiydim ki şeyhe bir muska yazdıram; bizim it hiç av tutamaz hep şehzadenin tazılarını yakalar, der. 
Çocuk cin gibidir ete de dayanamaz. Der ki; 
— Sen hiç merak etme, ben babamdan izinliyim, o olmadığı zaman ben yazıyorum. 
Çocuk çabucak bir muska yazıp sipâhiye verir eti alır. İkisi de sevinçlidir. Muska birkaç gün sonra çıkılan avda tesirini gösterir; sipâhinin iti Şehzadenin tazılarından evvel gider avı yakalar. Şehzade Bâyezid hayrettedir. İti getirtir bakar ki, boynu muskalı. Muska çıkartılır, yazı okunur; “tamah ettim etine, muska yazdım itine” yazılıdır. 
Şehzade sipâhinin başından geçen hikayeyi dinleyince bu delikanlıyı tanımak ister, tanır ve yanına alır. Yıllar sonra padişah olunca onu da İstanbul’a getirtir. Bu çocuk, asırlardır kendisiyle iftihar ettiğimiz Hattat Şeyh Hamdullah’tır.



LAMELİFLER 
Hattat Hamid Aytaç’ın en önemli eserlerinden biri Şişli Camii yazılarıdır. Hamid büyük özenle cami yazılarını yazıp uygulamaktadır. Fakat kapı üzerindeki müsenna yazıyı bir türlü tamamlayamamıştır. 
Ne kadar uğraştıysa da lamelifleri yerleştiremez. Bunun sıkıntı içerisindeyken yorgunlukla bir süre uyuklar ve rüyasında lamelifleri kolayca yerleştiriverir. Uyanır uyanmaz hemen rüyasındaki şekliyle lamelifleri yazarak istifi tamamlar. 



HAMİD TA'LİK ÖĞRENİYOR... 
Yine Hamid… 

Hattat Hamid, hüsn-ü hatta kendisini geliştirmenin yollarını aramaktadır. Bu konuda her fırsatı değerlendirir. Ta’lik yazıyı öğrenmek arzusu da dayanılmaz hale gelmiştir. 
Bir dükkanın vitrininde Yesari’ye ait bir celi ta’lik levha görmüştür. Artık her gün o dükkanın önüne gelir saatlerce yazıyı seyreder. Birinci gün… ikinci gün… üçüncü gün… derken günlerce, bıkmadan usanmadan gelip dükkanın önünde ta’lik levhayı incelemektedir. Dükkan sahibi durumun farkındadır ama bi şey dememiştir o güne kadar. Fakat artık dükkan sahibi de bu durumdan sıkılmıştır. Hamid yine gelmiş yazıyı incelemek üzereyken dükkan sahibi: “nedir bu canım, böyle her gün, sıktın artık. Al şunu da bırak yakamı” deyip levhayı Hamid’e verir. Hamid müthiş bir sevinçle levhayı alıp koşarak atölyesine gider. 
Derler ki, Hattat Hamid ta’lik yazının esrarına, bu levhayı inceleye inceleye vakıf olmuştur.
 


O' NA SAYGISIZLIK OLUR 
Şeyh Hamdullah, Sultan II. Beyazıd’a ve çocuklarına hat hocalığı yapmıştır. O’na son derece hürmet ederdi. Sultan II. Beyazıd Şeyh Hamdullah’a o kadar hayrandı ve o kadar itibar ederdi ki, etrafındaki ulema kendilerinin küçümsendiğini düşünerek Şeyh’i kıskanmaya başladılar. Ne yapıp edip Şeyh’i gözden düşürmeye çalışıyorlardı. Sultan Beyazıd bunu fark ederek, bütün ileri gelen ulemayı saraya davet etti. 

Toplantıyı açarken onların kitaplarını da üst üste koymaya başladı. Sonunda hazır bulunanlara elindeki Şeyh Hamdullah tarafından yazılmış olan Kur’an-ı Kerim’i göstererek bunu kitap yığınının en altına koyacağını söyledi. Ulema; -“Olmaz, olmaz! Kur’an-ı Kerim’i en alta koymak O’na saygısızlık olur” diye itiraz ettiler. Bunun üzerine Sultan Beyazıd; -“Hakkınız var!’” dedi, -“Hakkınız var ama bu Kur’an-ı Kerim’i yazmış olan üstadı sizlerin altında tutmak da saygısızlık olmaz mı?” dedi. Ulema, Sultan’ın bu kurnazca hazırlanmış tertibinden mahcup oldular ve Şeyh Hamdullah’ı kıskanmaktan vazgeçtiler. 



SEN HAT ÖĞRENMELİSİN 
Orhan DAYAL, 1970 yılında akademi mezunu bir genç olarak o dönemin ilk ve önemli sanat galerilerinden biri olan Ekrem Ark Sanat Galerisinde çalışmaktadır. Dayal hem galerinin idari işleri ile ilgilenmektedir hem de resim alınıp satılmasında aktif rol oynamaktadır. Bu arada kendisi de resimler yapmaya başlamıştır. Yaptığı resimler Hattat Hamit Aytaç’ın beğenisini kazanır. Aytaç keşfettiği bu genç yeteneği bir gün yanına davet eder ve “Sen güzel resimler yapıyorsun. Hat öğrenmelisin. Elin bu sanata çok yatkın” der. Orhan DANYAL 1972 yılında güzel sanatlar fakültesi resim bölümünden mezun olur ve halen Sultanahmet’teki Ticarethane sokak’ta kendisine ait küçük atölyede Hamit AYTAÇ’la başlayan hat serüvenine devam ediyor. 



BIRAKMAK YOK! MEŞKE DEVAM 
Hattat Hüseyin Öksüz, eczacılık eğitimi süresince Hamid Hoca’dan meşk eder. Fakülte bitmiştir ve Konya’ya dönüş zamanıdır artık. Hocaya veda etmek için gider. Fakat meşke de devam etmeyi çok arzu etmektedir. 

Teklif Hamid Hoca’dan gelir: “Aman evladım sakın yazıyı bırakma. Sen dersini yaz bana mektupla gönder, ben tashihini yapar sana gönderirim. “ 
Hüseyin Öksüz Konya’ya dönmüş ve eczanesini açmıştır. Artık mektuplaşarak meşk devam eder. 



RAHATSIZ EDİLMEMESİ RİCA OLUNUR 
Eczacılık Fakültesini bitirdikten sonra Hüseyin Öksüz Konya’ya dönmüş ve Hamid Hoca ile mektuplaşarak meşke devam etmektedir. Postada gecikmeler olunca elden göndermeye karar verir. Mektupları o zaman İstanbul’da mimarlık tahsiline devam eden bir hemşehrisi eliyle göndermeye başlar. Mimar, sempatik ve hoşsohbet bir kişiliğe sahip olduğu için Hamid Hoca’yla da sık sık sohbet eder. 

Birgün yine mektup getirmiştir, hocanın atölyesine gelir, fakat girmeden döner. Kapıda: “meşgulüm, rahatsız edilmemesi rica olunur” yazılıdır. Birkaç gün sonra tekrar gelir, fakat aynı not hala durmaktadır. Uzaktan geldim deyip Hamid Hocanın yanına girer. Hamid Hoca mimarı görünce: “Ooo evladım gel, gel. Gel de bir insan yüzü görelim. Kaç gündür kimse gelmiyor” der. Mimar: “Hocam kapıda ‘rahatsız etmeyin’ diye bir not var. Ben birkaç gün önce gelmiştim ama notu görünce geri döndüm. O yazıyı siz yazmadınız mı?” deyince Hamid Hoca: “Yok evladım ben yazmadım” demiş. O günlerde Milli Eğitim Bakanlığı Hamid Hoca’ya 40 Hadis siparişi vermiştir. Meğer sipariş acele istendiği için, hocanın geleni gideni çok olur çalışamaz düşüncesiyle kapıya bu notu yazıp gitmişler. 




YAVAŞ AMA TİTİZ 
Hattat Hamid yazılarını çok yavaş yazmaktadır. Halim Efendi gibi seri’ül-kalem değildir. Eli yavaş ama titizdir. Yazıyı evvela kurşun kalemle müsvedde halinde taslak yapar, sonra onu kamış kalem ile şeffaf kağıda yazar, yazdığı bu yazıyı tashih eder, rötüş yapar, adeta yazı ile oynardı. Bu yazının da üstüne başka bir şeffaf kağıt koyar, daha titiz ve dikkatli bir şekilde, ikinci kağıda aktarırdı. Hoca bu ameliyeyi, yazıyı tam beğeninceye kadar yapar ve kağıda bütün bunlardan sonra yazardı. 

Bir gün titiz ve yavaş yazmasından mevzu açılmıştı, Hamid Hoca dedi ki; 
Bir gün Beşiktaşlı Nuri Korman'ın hanımı geldi, benim böyle yavaş yazdığımı görünce; “aaa ! Hamid Bey! Bizim bey kalemi bir aldı mı hemen yazıverirdi, sen böyle ne kadar yavaş yazıyorsun!” deyince, canım sıkıldı ve “hanımefendi bir seferde yazılan yazıya bir sefer, bakılır atılır; ama emek verirsen o yazı yazı olur”, dedim. Kadıncağız bozuldu, ben de utandım ama olan olmuştu. (Dr. Mehmet Refii Kileci'den nakil) 


“Biz ‘Allah’ yazıyoruz kardeşim, yanmayız 
Bir ara Hattat Hâmid’in odasının bulunduğu han büyük bir yangın geçiriyor. Eğer Hattat Hâmid’in odasına da yangın gelecek olursa —ki eski İstanbul yangınlarını düşünelim— mevcut olan bütün eserler yanıp kül olacak. Hancı geliyor: “Üstad!” diyor, “çabuk davran, toparlan, yangın geliyor, yanacaksın!”. Hattat Hâmid hiç istifini bozmadan çalışmasına devam ederek diyor ki: “Biz ‘Allah’ yazıyoruz kardeşim, yanmayız; siz başınızın çaresine bakın”, ve hakikaten bunu nasıl güçlü bir imanla söylediyse, ateş Hattat Hâmid’in kapısına kadar geliyor ve kapısında sönüyor. 


"Devri Kapandı" Denildiği Yıllarda Hat Sanatına Sahip Çıkmak 
"O yıllarda (1940’lı yıllar) Güzel Sanatlar Akademisi’nin yüzlerce talebesi olmasına rağmen o zamanın gençleri bu bölüme (Şark Tezyini Sanatlar Şubesi) rağbet etmiyordu. Hat sanatı neredeyse unutulmuş, kenara itilmiş durumdaydı. Bir din görevlisi olarak Recep (Berk) kardeşimle beraber düşündük ki, bu Müslüman-Türk sanatı unutulup gitmesin, biz öğrenelim de bizden sonrakilere bunun ne olduğunu gösterebilelim... Bir de o zamanlar Güzel Sanatlar’a bir Alman çocuğu gelmeye başlamıştı. Babası İstanbul Üniversitesi’nde Arapça hocasıymış, demişki oğluna; ‘Türkler bu sanatı kaybediyorlar git bunu öğren’. Baktım Alman çocuğu bizim sanatımızı öğreniyor, bizim yazdığımız ibarelere anlam veriyor. Biz hafızız, din adamıyız, Kur’an okuyoruz ama arapçadan anlamıyoruz. Kendimi ayıpladım. Bir taraftan da Arapça öğrenmeye başladım. 



60 YILDA YAZILDI 
Hattat Hasan Rıza ve Çırçırlı Ali Efendilerin de hocası olan Mehmed Şefik Bey, Ali Vasfi Efendi ve Kazasker Mustafa İzzet Efedi’den meşk etmiş kudretli bir sanatkardır. 

Şefik Bey’e bugün İstanbul Üniversitesi’nin abidevi giriş kapısı üzerinde bulunan “Daire-i Umur-i Askeriye” yazısı sipariş edilir. Hoca titizlikle yazıyı yazar. Yazının karşılığı olarak 60 altın lira verilecektir. Yaşına ve sanatına hürmeten ücreti yerinde verilmesi daha uygun iken devlet mekanizması yüzünden ücretini almak üzere Yıldız Sarayı’na çağrılır. İşlemleri yapan memur: “İşe bak ya, biz aylarca çalışıp çabalayıp 6 lirayı zor alıyoruz, sen altı saatlik iş için 60 altın alıyorsun” diye mırıldanır. Şefik Bey duymuştur tabi. “Evladım 6 saatlik iş değil bu. O yazı 60 yılda yazılmış bir yazıdır” der. 



TABUT İÇİNDE YAZI TAKIMLARI 
Matbaa ile kitap basma tekniği Türkiye'de iki yüzyıldan fazla süre geçtikten sonra 18.yüzyılın birinci çeyreğinin sonunda uygulanmaya başlandı. 1727 yılında kurulan matbaaya, o dönemde yalnız İstanbuldaki mevcutları onbinlerle ifade edilen (hat) yazı sanatcılarından ciddi tepkiler gelmişti. Kitap yazmakla ve çoğaltmakla geçinen hat sanatcıları İstanbul sokaklarında tabut icinde yazı takımları gezdirerek protestolarda bulunmuşlardı. 



EFENDİMİZ (sav)’İN HER BİR YAŞI İÇİN "BİR GÜL" 
Hattat Hüseyin Kutlu, İstanbul Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nde 24 yıl görev yapmıştır. Göreve başladığında Hekimoğlu Ali Paşa Camii harap bir külliyeyle çevrilidir ve cemaat yok denecek kadar azdır. Kütüphanesi, esrarkeşlerin yuvası, kurbanlık koyunların alınıp satıldığı avlusu perişan, sebil musluğu ise boynunu bükeli yıllar olmuştur. Haziredeki mezar taşlarının hali içler acısıdır. 

Hattat Hüseyin Kutlu kısa sürede camii ve külliyesini fiziki bakımdan ihya etmiş, bir yandan da cemaatle ilgilenmeye başlamıştır. Külliyenin kütüphanesi ise bir sanat merkezi halini almış ve yeni hattatlar yetiştirmeye başlamıştır. Bu gayretin neticesinde 2001 yılında 2001 adet ve 33 çeşit lale yetiştirerek bir de “lale” konulu 66 adet hat eserinden oluşan sergi hazırlamış Hattat Hüseyin Kutlu ve talebeleri. 
2002 yılında ise Peygamber Efendimiz (sav)’in her bir yaşına izafeten, her birinin rengi, şekli ve kokusu farklı olan 63 çeşit gül yetiştirip “gül” temalı 92 adet hat eseri ile güzel bir sergi daha düzenlenmiştir. 



HAT SAN'ATINA DEVAM İZNİ 
Hattat Hamit'in asıl Adı Musa Azmi'dir. Garip bir tecelli ile "Hamid" müstear ismiyle tanınan sanatçı, 1893 yılında Diyarbakır'da doğmuştur. Sanatkar bir aileden gelen Hamid Aytaç'ın büyük dedesi de hattattır. Öğrencilik devresinde Kur'an-ı Kerim'i onlarca kez yazan Aytaç, mektepte vaktini resim ve güzel yazıya ayırdığından derslerini ihmal eder. Bunun üzerine babası yazı ile uğraşmasını yasaklar. Ancak, henüz 13 yaşındayken II. Abdülhamid Han'ın tahta çıkışı sebebiyle hazırladığı tuğra ve bazı yazıları çok beğenilir. Hazırladığı yazılar nedeniyle padişahtan 1 altın lira, babasından da hat sanatına devam izni alır. 



DİŞ KİRASI 
Hicri 1310 yılı ramazanında (Mart-Nisan 1893) Tevfik Paşa'nın Çemberlitaş'taki konağında bir akşam iftar veriliyor. Teravih namazının edasından sonra, sohbet edilir ve davetliler birer, ikişer giderlerken, her birinin diş kirasını Paşa bizzat veriyor, iftarda bulunan Sami Efendi de, en sona kalır ve çıkarken Tevfik Paşa ona ; 
-Eh, haydi selâmetle git" der. 
Bunun üzerine aralarında şu konuşma geçer: 
-İyi amma, benim diş kiram nerede? 
-Aman Samiciğim, diş kirası misafirler içindir, sen bu evin adamısın. 
-Yok, ben de isterim... 
-Yahu, sana göre bir ey kalmadı ki? 
-Ben diş kiramı almadan şuradan şuraya gitmem! 
Bu söz üzerine, Tevfik Paşa, mühimsemez bir tavırla ; 
-Eh yukarıda bir murakka olacak, bari onu da sana vereyim. Böyle söyleyerek, Sami Efendi'ye iki parmak kalınlığında, Hattat İsmail Zühdî'nin (?-1806) bir sülüs-nesih murakka'ını (Arapça yazı örneklerini) verir. 
Meğer Tevfik Paşa, gündüzden Bayezid Camii avlusunda, ramazana mahsus açılan sergiden bahsi geçen murakkayı alıp Sami Efendi için hazırlamış ve onu biraz kızdırıp söyletmek için, hemen çıkarıp vermemiş... Sanatında çok titiz olan bu yazı üstadı, ilk sayfayı açar açmaz, merak ve heyecandan zamanı unutur. Sağına, soluna ve önüne, o devrin aydınlatma vasıtalarının en iyisi olan büyük gaz lambalarından birer tane koydurur, sayfaları çevirmeye başlar. 
Nihayet uşağın: 
-Efendi hazretleri sahur vakti geldi, müsaade buyurunuz, beraber yiyelim, hitabıyla daldığı sanat âleminden 
uyanır.

NOT: Hat Dergisinden Alıntıdır.

http://www.hatdergisi.com/hattat_hikayeleri.htm


Tezhipten sonra hat sanatına da kadınlar el attı....

Osmanlı döneminde hattatlık daha çok erkeklerin icra ettiği bir sanattı. Sanat olmasının yanı sıra ev geçindirmek, çoluk çocuğun rızkını kazanmak için yapılan bir meslekti. Günümüzde ise kadınlar, hat ve diğer geleneksel sanatları öğrenmek için kursları dolduruyorlar.

Erkeklerin pek rağbet etmediği bu sanata artık kadınlar sahip çıkıyor. Gidişata bakılırsa bir dönem erkeklerin hakimiyeti altında bulunan tezhip sanatı gibi hat da kadınların hakimiyetine girecek!

Hat sanatında OsmanlıÂ?da erkek egemenliği söz konusu olsa da TanzimatÂ?tan sonra yaptıkları eserlerle öne çıkan kadın hattatlar da yok değil! Bu hattatların sayıları az ama yeni nesil öğrencilere model oluyorlar. Günümüzde Emine Sağman, Betül Kırkan, Pınar Doğru, Zehra Sabriye Dinçer, Ayten Tiryaki gibi icazet almış pek çok kadın hattatımız var. Fuat BaşarÂ?ın öğrencisi olan Zehra Sabriye Dinçer, 14 senedir hat ve ebru sanatıyla ilgileniyor. Çocukken mezar taşlarındaki yazıların ne anlama geldiğini merak ettiği için hat sanatına gönül vermiş. Zehra HanımÂ?ın masasının üzeri her an çalışıyormuş gibi hat malzemeleri ile dolu. Akşam saatlerinde masanın başına oturup sabah ezanıyla yerinden kalktığı geceler çok olmuş. Dinçer, Â?Hobi olarak başlamadım hat sanatına. Bilinçli bir şekilde uğraşmak için beş sene Arapça kursuna gittim.Â? diyor. Hüseyin KutluÂ?nun öğrencisi olan Emine Sağman, Marmara Üniversitesi İlahiyat mezunu. Hatla, üniversitedeyken tanışıyor. İki yıl Hüsrev SubaşıÂ?nın derslerine devam ettikten sonra 8 yıl Hüseyin KutluÂ?nun kapısını aşındırıyor. 2001Â?de icazet alan Sağman, geçen yıl düzenlenen bir yarışmada sülüs nesihte mansiyon kazanmış. İcazet aldıktan sonra öğrenci yetiştirmeye başlayan Sağman, Â?El sanatlarına yatkınlığım vardı. Hat sanatını yapabildiğimi görünce devam ettim. Günümüzde bayanlar hat sanatına çok ilgi gösteriyor; ama devam ettirenlerin sayısı az.Â? diyor.

Erkek hattatlarımız ne diyor?

Hattat Hüseyin KutluÂ?nun icazet verdiği 25 civarında öğrencisi var. Bunların üçte ikisini hanımlar oluşturuyor. Kutlu, bayan öğrencilerini başarılı buluyor. Çünkü hanımlar yaptıkları işe daha özen gösteriyor ve titiz davranıyorlar. Â?Mahcup olmaktan korktukları için dikkatli, ciddi ve çalışkan oluyorlar.Â? diyen Kutlu, hat sanatına bayanların bu kadar çok ilgi göstermesini, hattın onların yaşam tarzına ve inancına uygun bir sanat olmasına bağlıyor. Kutlu, şöyle konuşuyor: Â?Geçmişte kadın hattatların sayısının az olduğunu görüyoruz. Bu, kadının cemiyet içerisinde yüklendiği rolle doğru orantılı. Geçmiş ile bugün arasında çok büyük farklar var. Aileler çocuklarının geleneğe bağlı olarak yetişmesini istiyor. Hat, bayanların yaşadığı dünyaya ve inancına akortlu bir sanat. Bir de yabancıların bizim sanatlarımıza bakış açısını görünce, ne kadar önemli değerlere sahip olduğumuzu anladık.Â? SultanahmetÂ?teki atölyesinde pek çok bayan öğrenciye ders veren usta hattat Fuat BaşarÂ?dan bugüne kadar sadece Zehra Sabriye Dinçer icazet alabilmiş. Başar, Â?Eskiden Â?hanımlar nere, sanat nereÂ? diye bir yorum yapılırdı. Biçki, dikiş ve nakış olarak görülürdü onların işi. Â?Yazmayla kadının işi olmazÂ? görüşü yaygındı. Ama şimdi bu görüş yıkıldı. Yavaş yavaş kadın hattatların sayısı çoğalıyor. Eğer bizi geçmezlerse onlara hakkımızı zor helal edeceğiz.Â? diyor gülümseyerek.


Tarihteki kadın hattatlar

Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi Müdürü Dr. Zübeyde Cihan ÖzsayınerÂ?e göre Batılı kaynaklarda Hz. Muhammed döneminden bu yana birçok kadın hattatın olduğuna dair bilgiler mevcut. Özsayıner yaptığı araştırmalar sonucunda 15 kadın hattata ait eser belirlemiş. Bunların sayılarının gün geçtikçe arttığını söyleyen Özsayıner, Â?Kadın hattatların eserleri arasında, hat levhaları, kıtalar, elifba cüzleri, hilyeler, divanlar ve KurÂ?an-ı KerimÂ?ler var. En çok Tanzimat döneminde eser vermiş kadın hattatların eserleri günümüze ulaşmış.Â? diyor. En çok eser veren kadın hattatlar arasında Esma İbret Hanım, Selma Hanım, Fatma Mevhibe Hanım, Nazire Hanım, Emine Behçet Namıka, Hatice Nuriye HanımÂ?ın isimleri geçiyor. Yaşayan en önemli kadın hattat ise Halim ÖzyazıcıÂ?nın öğrencisi, Hasan ÇelebiÂ?nin eşi Müşerref Çelebi. 90 yaşındaki Müşerref Hanım, yaşamını KadıköyÂ?deki evinde sürdürüyor. Müşerref Hanım, son anda rahatsızlandığı için kendisiyle görüşemedik.
Sayı: 45
Bölüm: Aktuel
Muhabir: SEVİNÇ ÖZARSLAN




"Karınca kararınca" ve "kanatkârâne" tabirlerinin demode olduğu bu çağın ayakta kalma ve tutunma formülü, daha üstün olmaya yönelik hedefler benimseyip, çeşitli stratejiler izleyerek bu hedeflere doğru ilerleme mantalitesi üzerine kurulmuştur. Bir ticarî işletmenin yöneticisi, uluslararası standartlarda bir şirket teşekkül ettirip, çağdaş rekabet anlayışının gerekleriyle hareket ederek dünyanın en iyi şirketine sahip olmayı amaçlamalıdır ki erişilmesi güç bir başarıya ulaşabilsin.

Tanınmış bir marka olmak, en yüksek ciroya ve kâr seviyesine ulaşmak, sürekli zirvede kalmak ve daima büyümek için bu yolda stratejiler belirlemek, transferler yapmak, yeni ürünler icat etmek, pazarlama ve reklâm yöntemleri geliştirmek gibi hedefler ve yöntemler, etkin bir şekilde organize edildiği takdirde "başarılı" olmak mümkündür.

Benzer bir hassasiyet, uluslararası siyasette de geçerlidir ve güçlü, hatırı sayılır bir devlet olabilmek için üstün idealler belirleyerek, bu yolda tutarlı, kararlı ve planlı adımlar atmak gerekir.

Peki bir sanatkâr, meselâ bir hattat, "ben en başarılı hattat olacağım" diyebilir mi? Hattat, en iyi hat sanatkârı olmayı hedeflemeli midir? Bunu ne kadar diyebilir ve ne kadar dememelidir? İyi bir hattat olmanın yolu, böyle bir hedef belirleyip, buna yönelik stratejiler geliştirmekten mi geçer?

Geleneksel sanatlarımızın merkezindeki Hat sanatının ve diğer geleneksel sanatların özüyle, ruhuyla ve felsefesiyle, yukarıda belirtilen stratejik süreçleri bağdaştıramayız. Çünkü bir kimsenin hattat olma yolunu seçmesinin altında yatan maksat ile yönetici olurken ya da işletmeci olurken zihninde oluşan maksat bir değildir. Elbette her hattat, derin bir zihinsel serüvenden sonra tam bir bilinçle karar vererek meşk etmeye başlamaz. Bu bilinç, sanatkârın dünyasında zamanla teşekkül eder ve böyle bir düşünce düzeyine, temeşşuk esnasında da ulaşabilir. Başlarkenki niyetini, ilerledikten sonraki düşüncesi ıslah edebilir. Şöhret, para, itibar gibi maksatlara mebni olarak hat meşketmeye başlamış olsa bile, eğer talihli ise tez vakitte bu iptizalden sıyrılıp özü kavramaya başlar.

İşte bu safhadan itibaren hat sanatkârı, önceki niyetlerinin kendisi için birer yük olmaktan başka işe yaramayacağını ve bu işin başka bir cihetinin olduğunu idrak eder. Yani eşyayı olduğu gibi görmeye yönelik bir adım atmış olur. Hattın salt sanat olmadığını, "sanat" artı "başka şeyler" olduğunu anlamaya başlar.

Peki nedir bu başka şeyler? Bunların başında, kutsal bir gelenek vardır: Kitab'a ve onda yazılı olana, kaleme ve onun yazdıklarına boyun eğiş... Bu çizgide düzgün ve yalpalamasız bir ilerleyiş... Binlerce estetik kurala, titizlikle ve taviz vermeksizin tabi oluş... Sorgulama hastalığı yerine teslim olmanın huzuruna eriş... Denenmiş ve kabul görmüş olan yöntemleri, akıbeti belirsiz yeniliklere tercih ediş. Bulanık değil, saf bir havayı teneffüs ediş...

Hattat bu gerçekleri kavramaya başladığı anda, benliğini de yok etmeye başlamıştır artık. Hâl böyleyken, en iyi olmak, en başarılı olmak, en üstün olmak, onu geçmek, bunu sollamak, şuna galebe çalmak, ötekinden iyi yazmak, berikinden meşhur olmak gibi kavramların hepsinden azâde olmaya yönelir. Hattâ ve hattâ, vaktiyle içinden geçirdiği "ideal"lerden, bu yepyeni dünyaya taşındığı zaman istiğfar eder.

Peki mahviyet içindeki bir hattatın "başarılı" olması mümkün müdür? Meseleye hat sanatının mihrakından bakacak olursak, mahviyete ulaşan hattat zaten başarılı olmuş sayılır. Çünkü hattan maksat nefsine müspet bir katkıda bulunmaktır. Nefse müspet katkıda bulunmak nefsi köreltmektir. Nefsini köreltenin gözündeki perde kaldırılır. Gözün önündeki perde kaldırılınca, hakikat apaçık görülür. Hakikati gören hatasını anlar. Hatasını anlayan, güzel yaptığını (yazdığını) zannettiği esnada kapıldığı gururdan dolayı pişmanlık duyar.

Bu noktaya ulaşan hattat, dünyada yapayalnız kalsa bile, yazmaktan kendini alıkoyamaz. Onu insanların alkışları ve takdirleri de teselli edemez. Onu teselli edecek tek bir şey vardır. Yazmak. Çünkü kalpleri mutmain eden ne ise, hattatın yazdığı da odur. Gözü dünyaya kapalı bir ruh haliyle, yazmaktan başka hedefi yoktur. O, bu yolda yürür. Sadece yürür. Yürürken kimi solladığını, kimden geride kaldığını düşünmez. Onun görevi yürümektir. Daima çalışır ama asla rekabet etmez. Çünkü en büyük rakibi nefsidir ve nefis dokuz değil doksandokuz değil dokuzbindokuzyüzdoksandokuz canlıdır. Tam, öldü zannedildiği anda, küçücük bir kibirlenme onu diriltebilir. Böylesine kuvvetli bir rakibi varken, insan başka rakip aramaya kalkışır mı?

Ezcümle, bir hattatın, "ben en iyi hattat olmak istiyorum" demesi, bir mutasavvıfın ya da bir müridin, "ben bütün zamanların en iyi velîsi olacağım" demesi kadar abes bir şeydir.

"Ben" mi dedin? Sen kimsin?

FATİH ÖZKAFa

Elifin sevdası

8/3/2009

Zülfesinden dökülen iksiri içtiğim an,
Anladım sevdasını kıyamdaki Elif'in.
Kaç bin melek Elif'çe kıyamdadır göklerde
Kaç bin Elif koruyor, gökleri devrilmekten
Bir Elif etrafında dönüyor cümle âlem
Ve Elif'ler yazıyor, yaralı nice kalem

Dağların hayalinde Elif'çe durmak vardır
Kuşların aradığı Elif'in zülfesidir
Serviler Eli f'çe bir teslimiyet içinde
Eğilir rûzigârın mest eden huzurunda
Balıklar deryalarda kayıp Elif'ler arar
Dalgaların arzusu Elif'çe yükselmektir

Mücerred Elif idi Mecnûn'un aradığı
Elif'i sinesine batırıp yandı Leylâ
Fuzûlî'nin gözünden akan yaş Elif oldu
Elif Elif yükseldi gönüllerden vâveylâ
Saf saf oldu şiirler huzurunda Elif 'in
Bâkî'nin musallâda son gördüğü Elif'di

Sen ki Elif yazansın, boyunca güzel olan,
Zülfesi zülfün gibi, sevdalar tutuşturan…
Bir kere "âh" yazanda, yıldızları yandıran,
Cennette her hûrinin gıbta ile andığı
Ve Elif 'i yaratan Rabbimin nimetisin
Seni kanlı sineme Elif diye çekeyim…

Kaç Elif mikdârınca haykırayım sevdiğim
Gönlümde ummanlarca büyüyen bu sevdamı…
Bir "He" gibi kıvrılıp, seyretsem endamını…
Beraber bir "âh" olup yükselsek ötelere,
Bilmem ki, bu sevdayı anlatmış olur muyuz,
Kıyamette huzura çıktığımız vakitte...

Ekrem Kaftan

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir'in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir. Derviş, Şakir'in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır...
Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir'e teşekkür ederken, "Böyle zengin olduğun için hep şükret." der. Şakir ise şöyle cevap verir: "Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer..."
Derviş, Şakir'in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Birkaç yıl sonra, Derviş'in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir'i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir'den söz eder. "Haa o Şakir mi?" der köylüler, "O iyice fakirledi, şimdi Haddad'ın yanında çalışıyor." Derviş hemen Haddad'ın çiftliğine gider, Şakir'i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad'ın yanında çalışmak kalmıştır.
Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad'ın hizmetkârıdır. Şakir, bu kez Derviş'i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır...
Derviş, vedalaşırken Şakir'e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir'den şu cevabı alır: "Üzülme... Unutma, bu da geçer..."
Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir'e bırakmıştır. Şakir, Haddad'ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: "Bu da geçer..."
Bir zaman sonra Derviş yine Şakir'i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir'in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: "Bu da geçer." Derviş, "Ölümün nesi geçecek?" diye düşünür ve gider.
Ertesi yıl Şakir'in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir'den geriye bir iz dahi kalmamıştır...

Kim umar senden vefâyı,
Yalan dünyâ değil misin?
Muhammed-ül-Mustafâyı,
Alan dünyâ değil misin?

EDEP YA HU

12/5/2007

Dr. Selçuk Eraydın

 

Hemen hemen bütün dergahların, tekkelerin, asitanelerin (eşiklerin), zaviyelerin giriş kapısı üstünde veya iç duvarlarında hattatların eskimez yazıyla yazdıkları Türkçe şu cümleleri ihtiva eden levhalarla karşılaşırız: Bu da geçer ya Hu!, Ah teslimiyet!, Edeb ya Hu!

Edep, insanla hayvan arasındaki en mümeyyiz vasıftır. Peygamber (sav) Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde "Mekarim-i ahlakı tamamlamak için gönderildim."buyuruyor. Bir şair edebi şöyle tarif etmiştir: Edep, Allah’ın nurundan bir taçtır, başına koy ve istediğin yere git!

Ahlaki değerler olarak bilinen şeref, namus, iffet, haya, mukaddesat, adalet vs. gibi vasıflar hayvanlarda bulunmaz. Hayvanlara iffetli veya iffetsiz, namuslu veya namussuz diyemeyeceğimiz gibi, alim veya cahil, adil veya zalim de diyemeyiz. Hayvanlar içgüdüleriyle hareket ederler, onların hayrı şerden ayıran mümeyyizeleri (ayırıcıları) yoktur.

Ahlaki değerlerin kaybolmaya yüz tuttuğu toplumlarda insani özellikler de zayıflar. Bizim cemiyetimizde Kur’an-ı Kerim’in ikazına rağmen çok eskiden beri devam eden bir yanlış değerlendirme, fuhşun yayılmasına ve çoğalmasına sebep olmuştur.

Nur suresinin bir ayetinde Allah Teala önce, mümin ereklerin gözlerini haramdan korumalarını ve iffetlerini muhafaza etmelerini emreder. Bu hususta kadınlar erkeklerden sonra zikredilmiştir. Bu ayet-i kerime bize, kadınların iffet ve namuslarının, erkeklerin iffet ve namuslarına bağlı olduğunu, erkekler iffetlerini koruduğu müddetçe kadınların da iffetlerinin korunmuş olacağını açıkça ifade buyurmaktadır. Fakat esefle belirtmek gerekirse, Müslümanlar arasında bile bu iffet namus sorumluluğu erkeklerden alınarak, sadece kadınlara yüklenmiş erkeğin elinin kınası, kadının yüzünün karası tarzında değerlendirilmiştir.

Hz. Mevlana’ya göre edep, insanın bedenindeki ruhtur; enbiya ve evliyanın göz ve gönül nurudur, şeytanın katilidir, insanla hayvanı birbirinden ayıran en önemli vasıftır.

Allah Tealanın bütün isimleri Esmau’l-Hüsna, aynı zamanda onun vasfıdır. Fakat insanların kullandıkları pek çok güzel isimler, vasıf olmayıp, sadece alem(özel isim) olabilir. Temenni niteliği taşıyan bu isimlerin, bilhassa ticari müesseselere farklı bir mülahaza ile konması istismara yol açabileceğinden, bu hususta hassas olmamız gerekir.

Asıl olan bu güzel isimlerin insanlarda ma’kes (karşılık) bulmasıdır. Muhsin, Mükrim, Hamid, Vecdi, Kamil, Salih, Fazıl vs. isimler vasıf almadıkça bir değer taşımazlar. Yani yüce dinimizin kendi değerinden çok bizdeki değeri önemlidir; aksi takdirde onu temsil etmiş olamayız. Mesela peygamberlere ait olan sıdk, tebliğ, emanet, fetanet, ismet isimleri aynı zamanda onların vasıflarıdır. Cenab-ı Hak, Resulüllah (sav) Efendimiz için: "Ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin."(68/4) buyurarak, onun bu özelliğini belirtmişlerdir. Ayrıca Resulüllah’ın bizler için güzel örnek üsve-i hasene oluşu da yine onun, edebi vasıfların tecessüm ettiği merci olduğunu gösterir.

Gerçekte edep mücerret bir mefhumdur. Bilkuvve müşahede edilmez; o, kişinin hareket ve davranışlarında ortaya çıkar. İnsanın vücudu edebin ve edepsizliğin sergilendiği yerdir. Baygın veya uyuyan bir insanı, boş bir sergiye benzetebiliriz. Bu yüzden sergide gösterilen dostluk veya düşmanlık, sevgi veya nefret, o sergide sergilenen edep ve edepsizliğe göredir. Peygamber (sav) Efendimiz sarımsağın kendisinden değil, kokusundan rahatsız olduklarını belirtmişlerdir.

Maddi güzellikler veya çirkinlikler, zaman ve mekanla mukayyettir. Mesela gülün veya kötü kokan bir şeyin kokuları belirli mesafelere kadar ulaşabilir. Edep ve edepsizliğin bıraktığı rayiha ise zaman ve mekanla mukayyet olmayıp, uzak mesafelere, berzah ve ahiret alemine ve gelecek zamanlara doğru uzayıp gider.

İnsanın malı, mülkü, kendisi ve kendisinde mevcut kabiliyetler hep geçici ve emanettir. Ana rahminden itibaren başlayan şehadet sürecinde bize emanet olarak verilen beden elbisesi, tedrici dönüşümler geçirerek, ölünceye kadar bizimle beraber kalır. Çocukluğumuzu geçirdiğimiz bu emanet elbisede gücümüz, kuvvetimiz pek çok kabiliyetlerimiz henüz ortaya çıkmamıştır. Zaman geçtikçe o bedende gizli olan kabiliyetler, imkan buldukça gelişirler.

İnsanın güzelliği, sesi, maharetleri, bütün kabiliyetleri Hakk’ın ihsanıdır. Çocukluğumuzda bunların pek çoğunu izhar edemediğimiz gibi, ihtiyarladığımız zaman de onların pek çoğunu kaybederiz. Vaktiyle güzelliği dillere destan olmuş bir kadının, bir müddet sonra bu özelliğini kaybetmesi ve itibardan düşmesi, henüz hayatta iken unutulması bizler için ibret olmalıdır.

Allah’ın kendisine lutfettiği nimetleri, onun rızasına uygun bir tarzda kullanmak şükür olduğu gibi, aynı zamanda dünya ve ahiret saadetine de nailiyettir.

Kendisine verilen emanetler sayesinde toplumda itibar kazandıklarını zanneden kimseler, onları kaybedince aynı itibarı görmüyorsa, bu şahsa ait bir değer değildir. Emanetler elinden alındığı zaman, yalnızlığa itilen bir kimse hiçliğin geç farkına varmış olur.

Zenginlik, mal, mülk, mevki, güzellik, bunların hepsi geçicidir. Bunlara güvenmek, hayal kırıklıkları yaratır. Bu emanetleri iyi kullanmamak, ihanet olur. Ebediyet, rahmetle anılmaktır.

İnsan suret ve manadan ibarettir. Suret ve mana bütünlüğü olmayan bir iş meydana gelmez. Çünkü mana suretsiz görünmez ve hissedilmez. Hz. Mevlana insanın tenini ata, dünyayı da ahıra benzetir. Kendi haline bırakılan at, doğru ahıra girer. Zira tenin muradı yemek, içmek, mülk ve maldır. Canın arzusu ise kesb-i kemal ve seyr-i cemaldir. Aziz Mahmud Hüdai Hazretlerinin dediği gibi: Yani ten dünya ve can ukba sever.

Amel ve fiil, görünen şekiller değildir; şekiller o amelin suretidir. Münafığın ibadeti sadece suretten ibaret olduğu için değersizdir.

Dünya ve ahiret, ten ve can iki ortak hanım gibidir; onları bir arada tutmak hemen hemen imkansızdır. İnsanın gönlünde iki sevdaya yer olmadığı için, tevhit şirk kabul etmez. Nitekim Allah Teala bu hususta şöyle buyuruyor: Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını artırırız; kim de dünya kazancını istiyorsa, ona da dünyadan bir şeyler veririz; fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.(42/20) Gözle gördüklerimiz kabuk ve posttur, kalıcı olan ise görülmeyen fakat hissedilen insani ruhtur. İnsan-ı kamil, Allah Tealanın ahlakıyla ahlaklanan, onun yeryüzündeki halifesidir. Bu mertebenin asıl sahibi Peygamber (sav) Efendimizdir. Onun makamı ferdiyyet-i Muhammed’dir. Peygamberler ve onların varisleri olan evliya bu mertebenin vekaleten sahipleridir.

İnsan suret itibariyle kadehlere benzer. Hakk’ın bu kadehlerde sergilediği kabiliyetler, hünerler, kadehlerdeki nakışlardır. Kadeh çatlar veya kırılırsa, nakışlar da eksilir veya kaybolur.

Terbiye eğitimle gerçekleşir. Allah’ın sıfatları illetlerden münezzeh olduğu için, talime muhtaç değildir. Peygamberlerin muallimi Hak Tealadır. Peygamber (sav) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: "Beni Rabbim terbiye etti ve benim te’dibim (edeplendirilmem) ne güzel oldu."buyurmuşlardır. Peygamberler de eğitimlerinde bir muallime muhtaçtırlar.

İtaat, hizmet, kulluk ve edep Hakk’ın lütfudur. Allah Teala bize bu kabiliyetleri vermemiş olsa idi, biz de gizli olan bu güzellikler ortaya çıkmazdı. Nitekim Allah Teala bu hususta şöyle buyurur: "İşte sana gelen iyilik Allah’tandır, kötülük ise nefsindendir."(4/79)

Allah Teala, rızasına isteyerek sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendisine verdiği rızıklardan infak eden, kötülüğü iyilikle savan kimselerin hüsn-i hatime ile ahiret yolculuğuna uğurlanacağını müjdeliyor. (13/22, 28/54) Bu edebi yükselişe ermiş olan müminlerin gönülleri Allah’ın zikriyle sükun, kalpleri onu anmakla huzur bulur. (13/28) Bu dünyada güzel davranışlara, güzel mükafat vardır.(16/30) İyilik edenlere Rableri indinde diledikleri her şey vardır.(39/34) İyilikler, kötülükleri siler, yok eder.(11/114)

Hulasa edepli olmak Hakk’ın hoşnutluğunu ve sevgisini gerektiren davranışlar sergilemek, sevmedikleri şeylerden de kaçınmaktır. Mesela Allah Teala Kur’an-ı Kerim’inde: Muttakileri, tevbe edip temizlenenleri, mütevekkil olanları, muhsinleri, öfkesini tutanları, insanları affedenleri, sabredenleri sevdiğini; bozguncuları, haddi aşanları, küfür ve günahta ısrar edenleri, zalimleri, kendini beğenen ve böbürlenenleri, hainliği meslek edinenleri, fasitleri de sevmediklerini ifade buyurmuştur.

Edebi değerlere sahip olmanın sırrı ihlas, samimiyet ve tevazudur. Peygamber (sav) Efendimiz "Hikmetin başı Allah korkusudur."buyurmuşlardır. Kur’an-ı Kerim’de takva, ittika, kalb-i selim, birr kelimelerine çok rastlanır. Alçak gönüllülük, manevi yükselişin sırrıdır. Kim mütevazi olursa Allah Teala onun kadrini yükseltir hadisi bunun delilidir.
İrtifa-ı kadr için lazım tevazu ademe
Şemsi gör kim sayesin salmış ayaklar altına .

(Değerinin yükselmesi için Ademoğluna tevazu/alçakgönüllülük lazımdır. Güneşi gör ki gölgesini ayaklar altına salmış.)

[ Yeni Dünya dergisi, s.25 ]