Teşebbüs Rûhu / Sanatkâr Rûhu
8/3/2009
"Karınca kararınca" ve "kanatkârâne" tabirlerinin demode olduğu bu çağın ayakta kalma ve tutunma formülü, daha üstün olmaya yönelik hedefler benimseyip, çeşitli stratejiler izleyerek bu hedeflere doğru ilerleme mantalitesi üzerine kurulmuştur. Bir ticarî işletmenin yöneticisi, uluslararası standartlarda bir şirket teşekkül ettirip, çağdaş rekabet anlayışının gerekleriyle hareket ederek dünyanın en iyi şirketine sahip olmayı amaçlamalıdır ki erişilmesi güç bir başarıya ulaşabilsin.
Tanınmış bir marka olmak, en yüksek ciroya ve kâr seviyesine ulaşmak, sürekli zirvede kalmak ve daima büyümek için bu yolda stratejiler belirlemek, transferler yapmak, yeni ürünler icat etmek, pazarlama ve reklâm yöntemleri geliştirmek gibi hedefler ve yöntemler, etkin bir şekilde organize edildiği takdirde "başarılı" olmak mümkündür.
Benzer bir hassasiyet, uluslararası siyasette de geçerlidir ve güçlü, hatırı sayılır bir devlet olabilmek için üstün idealler belirleyerek, bu yolda tutarlı, kararlı ve planlı adımlar atmak gerekir.
Peki bir sanatkâr, meselâ bir hattat, "ben en başarılı hattat olacağım" diyebilir mi? Hattat, en iyi hat sanatkârı olmayı hedeflemeli midir? Bunu ne kadar diyebilir ve ne kadar dememelidir? İyi bir hattat olmanın yolu, böyle bir hedef belirleyip, buna yönelik stratejiler geliştirmekten mi geçer?
Geleneksel sanatlarımızın merkezindeki Hat sanatının ve diğer geleneksel sanatların özüyle, ruhuyla ve felsefesiyle, yukarıda belirtilen stratejik süreçleri bağdaştıramayız. Çünkü bir kimsenin hattat olma yolunu seçmesinin altında yatan maksat ile yönetici olurken ya da işletmeci olurken zihninde oluşan maksat bir değildir. Elbette her hattat, derin bir zihinsel serüvenden sonra tam bir bilinçle karar vererek meşk etmeye başlamaz. Bu bilinç, sanatkârın dünyasında zamanla teşekkül eder ve böyle bir düşünce düzeyine, temeşşuk esnasında da ulaşabilir. Başlarkenki niyetini, ilerledikten sonraki düşüncesi ıslah edebilir. Şöhret, para, itibar gibi maksatlara mebni olarak hat meşketmeye başlamış olsa bile, eğer talihli ise tez vakitte bu iptizalden sıyrılıp özü kavramaya başlar.
İşte bu safhadan itibaren hat sanatkârı, önceki niyetlerinin kendisi için birer yük olmaktan başka işe yaramayacağını ve bu işin başka bir cihetinin olduğunu idrak eder. Yani eşyayı olduğu gibi görmeye yönelik bir adım atmış olur. Hattın salt sanat olmadığını, "sanat" artı "başka şeyler" olduğunu anlamaya başlar.
Peki nedir bu başka şeyler? Bunların başında, kutsal bir gelenek vardır: Kitab'a ve onda yazılı olana, kaleme ve onun yazdıklarına boyun eğiş... Bu çizgide düzgün ve yalpalamasız bir ilerleyiş... Binlerce estetik kurala, titizlikle ve taviz vermeksizin tabi oluş... Sorgulama hastalığı yerine teslim olmanın huzuruna eriş... Denenmiş ve kabul görmüş olan yöntemleri, akıbeti belirsiz yeniliklere tercih ediş. Bulanık değil, saf bir havayı teneffüs ediş...
Hattat bu gerçekleri kavramaya başladığı anda, benliğini de yok etmeye başlamıştır artık. Hâl böyleyken, en iyi olmak, en başarılı olmak, en üstün olmak, onu geçmek, bunu sollamak, şuna galebe çalmak, ötekinden iyi yazmak, berikinden meşhur olmak gibi kavramların hepsinden azâde olmaya yönelir. Hattâ ve hattâ, vaktiyle içinden geçirdiği "ideal"lerden, bu yepyeni dünyaya taşındığı zaman istiğfar eder.
Peki mahviyet içindeki bir hattatın "başarılı" olması mümkün müdür? Meseleye hat sanatının mihrakından bakacak olursak, mahviyete ulaşan hattat zaten başarılı olmuş sayılır. Çünkü hattan maksat nefsine müspet bir katkıda bulunmaktır. Nefse müspet katkıda bulunmak nefsi köreltmektir. Nefsini köreltenin gözündeki perde kaldırılır. Gözün önündeki perde kaldırılınca, hakikat apaçık görülür. Hakikati gören hatasını anlar. Hatasını anlayan, güzel yaptığını (yazdığını) zannettiği esnada kapıldığı gururdan dolayı pişmanlık duyar.
Bu noktaya ulaşan hattat, dünyada yapayalnız kalsa bile, yazmaktan kendini alıkoyamaz. Onu insanların alkışları ve takdirleri de teselli edemez. Onu teselli edecek tek bir şey vardır. Yazmak. Çünkü kalpleri mutmain eden ne ise, hattatın yazdığı da odur. Gözü dünyaya kapalı bir ruh haliyle, yazmaktan başka hedefi yoktur. O, bu yolda yürür. Sadece yürür. Yürürken kimi solladığını, kimden geride kaldığını düşünmez. Onun görevi yürümektir. Daima çalışır ama asla rekabet etmez. Çünkü en büyük rakibi nefsidir ve nefis dokuz değil doksandokuz değil dokuzbindokuzyüzdoksandokuz canlıdır. Tam, öldü zannedildiği anda, küçücük bir kibirlenme onu diriltebilir. Böylesine kuvvetli bir rakibi varken, insan başka rakip aramaya kalkışır mı?
Ezcümle, bir hattatın, "ben en iyi hattat olmak istiyorum" demesi, bir mutasavvıfın ya da bir müridin, "ben bütün zamanların en iyi velîsi olacağım" demesi kadar abes bir şeydir.
"Ben" mi dedin? Sen kimsin?
FATİH ÖZKAFa
0 yorum yazılmıştır